Babacan, güçlü büyümeyi Orta Vadeli Program'a bağladı

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, Türkiye ekonomisinin 2010'un ikinci çeyreği itibariyle yüzde 10,3 büyümesinde Orta Vadeli Program'ın (OVP) önemli ölçüde belirleyici olduğunu vurguladı.

Türkiye İstatistik Kurumu, senenin ikinci çeyreğindeki ekonomik büyümenin geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 10,3 olduğunu bildirdi. Buna göre aynı dönemdeki Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) 25,7 milyar doları aştı.

Çift haneli büyüme hem siyaset hem de ekonomi dünyasının önde gelen aktörlerini memnun etti. İstanbul Ticaret Odası, Türkiye İşaadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu (TUSKON) büyüme oranlarını olumlu buldu. Rakamları yaptığı yazılı açıklamayla değerlendiren Başbakan Yardımcısı Ali Babacan ise "Oranlar, Türkiye ekonomisinin küresel krizden çıkış sürecinde dünyada en hızlı büyüyen ekonomilerden birisi olduğunu ortaya koymaktadır. 2010 yılı ikinci çeyreğinde Türkiye, Çin ile aynı oranda büyüme kaydederek G20 ülkeleri arasında en hızlı büyüyen ülke olmuştur." dedi.

TÜİK'in ilan ettiği GSYH verilerinin 2009 yılı son çeyreğinde başlayan, 2010 yılı ilk çeyreğinde önemli ölçüde güçlenen büyüme eğiliminin yılın ikinci çeyreğinde de devam ettiğini gözler önüne serdiğini aktaran Babacan rakamlarla ilgili şu bilgileri verdi:

"2010 yılı ikinci çeyreğinde bir önceki yılın aynı dönemine göre GSYH artış hızı yüzde 10,3 oldu. 2010 yılının ilk yarısında GSYH büyüme hızı yüzde 11 olmuştur. İç ve dış talep koşullarının iyileşmesi ile birlikte yılın ikinci çeyreğinde imalat sanayi yüzde 15,4 büyüme kaydetmiştir. 2010 yılı ilk çeyreğinde yeniden pozitif büyümeye geçen inşaat sektörü, yılın ikinci çeyreğinde de yüzde 21,9 oranında büyümüştür. Ticaret ve ulaştırma sektörlerindeki güçlü performans, inşaat sektörü ile birlikte hizmetler sektörünün yılın ikinci çeyreğinde yüzde 8,9 oranında büyümesini zemin hazırlamıştır. Diğer yandan, ilk çeyrekte ılımlı büyüme kaydeden tarım sektörü katma değeri, yılın ikinci çeyreğinde de yüzde 1,1 artmıştır.

Yılın ilk çeyreğinde olduğu gibi ikinci çeyreğinde de iç talep kaynaklı bir büyüme gözlenmiştir. Özel nihai tüketim harcamalarında geçen yılın son çeyreğinde başlayan artış eğilimi 2010 yılının ilk yarısında da devam etmiştir. Yılın ilk çeyreğinde yüzde 8,5 oranında büyüyen özel tüketim, ikinci çeyrekte de yüzde 6,2 oranında artış göstermiştir. Hem üretici hem de tüketici güvenindeki güçlü toparlanma ve belirsizlik algılamasının sona ermesiyle beraber yeniden güçlü artış eğilimine giren özel sektör yatırım harcamaları yılın ilk çeyreğinde yüzde 23,1 artış elde etmiştir. Özel sektör yatırımları yılın ikinci çeyreğinde de yüzde 32,1 oranında artmış, böylece yılın ilk yarısında özel sektör yatırımlarındaki artış yüzde 27,7'ye ulaşmıştır. Ekonominin daraldığı dönemde önemli ölçüde azalan stok birikimi, 2009 yılı üçüncü çeyreğinde yeniden pozitife dönmüş, bu eğilim 2010 yılının birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. Stoklardaki bu artış önümüzdeki dönemde talebe yönelik beklentilerin olumlu seyrettiğini göstermektedir. İlk çeyrekte olduğu gibi yılın ikinci çeyreğinde de net dış talebin büyümeye katkısı negatif olarak gerçekleşmiştir."

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı güçlü büyüme performansında OVP'nin önemli ölçüde belirleyici olduğuna işaret ederken şu görüşleri dile getirdi:

"Program, 2009 yılında 6 puan artan kamu borç stokunun GSYH'ye oranı 2010-2012 döneminde önce stabilize etmeye, ardından da düşürmeye yönelik bir politika çerçevesi ortaya koydu. Kamunun mali kaynaklar üzerinde baskısının azaltılarak, özel kesimin kredi kanallarına ulaşımının artırılması yoluyla tekrar hızlı bir büyüme trendinin yakalanmasını hedeflemiştir. OVP, ekonomik politikalara ilişkin belirsizliği kısa sürede ortadan kaldırarak üretim sektörlerinin, dış piyasaların, tüketicilerin ve yatırımcıların güvenini tesis etmiş ve ekonominin hızlı bir şekilde canlanmasına katkı sunmuştur.

Türkiye, OVP ile maliye politikası açısından çıkış stratejisini ilan eden ve ekonomik birimlerin önüne orta vadeli bir çerçeve koyan az sayıda ülke arasında yer almıştır. Bu durum, gelişmekte olan ya da gelişmiş olsun tüm ekonomileri borçlarının sürdürülebilirliği açısından değerlendiren sermaye piyasalarının gözünde Türkiye'yi bir adım önde kılmıştır. Bugün gelinen noktada pek çok ülkede ortaya çıkan kamu açıkları ve borç sürdürülebilirlik endişeleri ile orta vadeli programlara duyulan şiddetli ihtiyaç, Türkiye'de zamanında ve doğru adımlar atıldığının da bir teyidi olmuştur. Türkiye'nin krizden sonra hızlı bir şekilde toparlanması pek çok göstergede yansıma bulmuştur. Türkiye, 2010 yılında Cumhuriyet tarihinde ilk defa iç piyasada 10 yıllık vadeyle borçlanmıştır. Bu durum yatırımcıların Türk Lirası'na ve Türkiye'ye olan güvenine işaret etmektedir. Ayrıca, yurt dışına ihraç edilen eurobondların vadesi 30 yılı aşmış, söz konusu senetlerin faizleri, kredi notu Türkiye'den yüksek olan ülkelerin çıkardıkları senetlerin faizlerinden düşük gerçekleşmiştir. Benzer şekilde, Türkiye'nin risk primi göstergeleri bazı gelişmiş ekonomilerin de altına inmiş ve Türkiye yatırımcıların daha az riskli kabul ettiği bir ülke olmuştur. Ülkemizin krize karşı geliştirdiği politikalar ve gösterdiği dayanıklılığın bir neticesi olarak, ülke kredi notumuz bir kredi derecelendirme kuruluşu tarafından iki kademe olmak üzere dört farklı kredi derecelendirme kuruluşu tarafından çok kısa aralıklarla artırılmıştır. Bu not artırımları ile Türkiye'nin risk primindeki düşüş kredi derecelendirme kuruluşları tarafından da teyit edilmiş olmaktadır. Bütün bu olumlu gelişmeler ülkemize yönelik sermaye girişlerine de yansımıştır. Nitekim, 2010 yılı Ocak-Haziran döneminde toplam sermaye girişleri, rezervler (Merkez Bankası ve bankalar) hariç tutulduğunda, 20,1 milyar dolar seviyelerinde gerçekleşmiştir.

Geleceğe yönelik olarak bakıldığında, son aylarda küresel büyüme görünümüne ilişkin belirsizliklerin ön plana çıktığı bir döneme girmiş bulunmaktayız. Bu bağlamda orta-uzun vadede dünya ülkelerinin ekonomik performansında büyük ölçüde mali sürdürülebilirlik, bankacılık sektörü sağlamlığı ve güçlü bir özel talebin varlığı belirleyici olacaktır. Gelişmiş ülkelere bakıldığında, finansal sistemdeki sorunları tam anlamıyla çözemediklerine, yüksek işsizlik oranları ile birlikte hane halkının borçluluğunun yüksek düzeyde olduğuna, kamu maliyesi alanında ciddi sorunlar yaşandığına ve ülkelerin borç sürdürülebilirliğine ilişkin kaygıların arttığına tanık olmaktayız. Türkiye'nin önümüzdeki dönemdeki temel hedefi, ekonomide yatırımların ve büyümenin istikrarlı bir şekilde artırılması, son dönemde gözlenen istihdam artışının kalıcı kılınması ve tüm bunların uzun dönemli kamu mali dengelerini bozmayacak şekilde gerçekleştirilmesidir. Türkiye'nin 2003-2007 dönemindeki deneyimi ile küresel kriz süresince izlediği yaklaşım, mali disiplin ile büyüme arasında bir değiş tokuş olmadığını ortaya koymuştur. Bunda, Türkiye ekonomisinin özel sektör ağırlıklı yapısının önemli bir rolü bulunmaktadır. Türkiye'de toplam talebin yapısına bakıldığında özel tüketim ve yatırım harcamalarından oluşan özel talebin büyümeyi sürükleyen temel unsur olduğu görülmektedir. Bu çerçevede bakıldığında, önümüzdeki dönemde maliye politikasına büyük görev düşmektedir. Bu görev, bütçe dengelerini bozmadan üretim, yatırım ve istihdamı destekleyecek bir bütçe yapısının oluşturulmasıdır. Bu, hem kamu harcamalarını özel sektör faaliyetlerini daha çok destekleyici alanlarda yoğunlaştırmayı, hem de devletin kaynaklarının verimli bir şekilde kapsamlı ve kaliteli hizmet verme bilinciyle kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Potansiyel büyüme üzerinde belirleyici faktörlerden en önemlilerinden birisi insan kaynağının kalitesidir. Geçmiş dönemde olduğu gibi önümüzdeki dönemde de bütçe harcamaları içerisinden eğitime ayrılan payın yüksek tutulması ve eğitim ile işgücü kalitesinin yükseltilmesi de önümüzdeki dönem için hayati önem taşıyan konulardan biridir.

Türkiye'nin yatırım ihtiyacının yüksek olduğu ve iç tasarrufların bu ihtiyacı karşılamakta yetersiz kaldığı gerçeği göz önüne alındığında, mali disiplinin korunmasının, hem büyümenin kaynağı olan yatırımların sürdürülmesi, hem de cari işlemler dengesinde sürdürülebilirliğin sağlanması açısından ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Küresel kriz döneminde Türkiye'yi güçlü kılan bir diğer önemli unsur, serbest kur rejimi, enflasyon hedeflemesini esas alan para politikası yaklaşımı ve araç bağımsızlığına sahip Merkez Bankası'nın para politikasını önemli ölçüde kurumsallaştırılmış hale getirmesi olmuştur. Para ve kur politikalarına ilişkin mevcut çerçeve, yerli ve uluslararası yatırımcıların Türkiye ekonomisine duydukları güvenin ve bu suretle güçlü büyümenin temel dayanaklarından birisidir."

Bakan Babacan, ekonomik başarının temelinde güven ve istikrar olduğunu ifade ederek, 12 Eylül'de yapılan referandumda kabul edilen anayasa değişikliğinin Türkiye'de istikrarı güçlendirecek çok önemli bir dönüm noktasını teşkil ettiğinin altını çizdi. Ali Babacan, "Türkiye'nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması ve ülkemizde demokrasinin kalitesinin artması, daha öngörülebilir bir ortam oluşturacaktır. Anayasa değişikliği ülkemizin uzun vadeli ekonomik başarısına önemli katkı verecektir." yorumunu yaptı.

(CİHAN)


14 Eylül 2010 Haberleri 1 2 3 4 5